DAİŞ: “Bitti, Bitti, Bitmedi…”* – Hevi Devrim

430

2011’de, Ortadoğu’da tekçi egemenlik biçimleriyle, gerici diktatörlüklerle, zapturapt altına alınan, neoliberal kemer sıkma politikalarıyla yoksulluğa ve yoksunluğa mahkum edilip ümüğü sıkılan emekçi halkların bir yerden sonra kabına sığmayan öfkesi patladı. Ve tüm bölgeyi altüst eden isyan dalgası gelişti. Bu isyan, özgürlüksüzlüğe karşıydı. Bu isyan, yoksulluk ve sefalete karşıydı. Bu isyan “kalpsiz dünya”ya, kapitalist dünyanın bölge halklarına reva gördüklerine karşıydı. Ancak hangi isyan öncüsüz kendisine yol bulabilmiş ki… Özellikle sözkonusu olan bölge Ortadoğu ise hangi isyan öncüsüz, “tersine çevrilmiş dünya bilinci”nden başka bir şey olmayan dine ve dinsel bir harekete alan açmamış ki… Yakın tarihe bakalım. İran devriminin radikal islamcılarca çalınması ve sonrasında korkunç katliam, zindan ve terör politikalarıyla devrimci hareketin ezilmesi hala hafızalarda tazedir.

DAİŞ’in tohumları ne zaman atıldı? DAİŞ, Musul’dan Rakka-Bab-Minbiç’e kadar Irak-Suriye sınırını ortadan kaldırıp koca bir coğrafya parçasında nasıl hakimiyet sağladı? DAİŞ, ulusal-dinsel-mezhepsel çelişkilerin varlığı koşullarında artan toplumsal çelişki ve çatışmaları kendisine tramplen yapmıştır. Küresel kriz koşullarında değişen güç dengeleri ve sarsılan bölgesel denklemin yaratmış olduğu boşluklardan faydalanarak boyvermiştir. Bölgede oluşan otorite boşluğu koşullarında kendisine zemin bulmuştur.

DAİŞ, bölgede yaşanan hegemonya kriziyle birlikte oluşan kaos aralığını değerlendirdi. İlkin, Irak ve Suriye’de etkinlik sağladı. Rakka ile birlikte, ideolojisinin salt bir vaaz olmaktan çıkması ve şeri bir toplumsal sistem olarak vücut bulmasıyla birlikte hızla çekim merkezi haline geldi. Etki alanını genişletti. Musul’un 24 saatte alınması ile birlikte ise hızla işgal saldırılarını genişletti, Kobane ve Şengal’e yöneldi. Tüm işgal saldırıları boyunca faşist Türk devleti DAİŞ’i doğrudan desteklemiş, Rojava devrimini DAİŞ eliyle boğmayı hedeflemiştir. Ancak sömürgeci faşistlerin bu rüyası gerçekleşmedi. Gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine bir halk, ulusal kimliğinin ve yeni bir yaşamın simgesi haline gelen Rojava devrimine sahip çıktı. Ölümüne direndi.

Emperyalizme rağmen gelişen devrim

Şunu söyleyebiliriz; DAİŞ bölgesel güç dengelerinin sarsıldığı bir dünyada, hem bölgesel rejim krizinde hem de emperyalist güçlerin bölgedeki yeniden yapılandırma adımlarında kullanışlı bir aktör olarak işlev görmüştür. Ancak onun kontrolsüz bir güç oluşu ve özellikle terör saldırılarını Batı ülkelerine doğru da yayma çabası içerisinde olması ona tanınan marjı daralttı. DAİŞ’e dönük yürütmüş olduğu savaşta YPG ile emperyalist güçlerin yanyana düşmesinin nedeni tam da budur. Emperyalist güçler açısından tabloyu şöyle analiz edebiliriz: Son kullanma tarihi geçip raf ömrünü tamamlamış bir ürününün, YPG eliyle devre dışı bırakılmasına göz yummak, destek vermek zorunda kalmıştır.

Rojava devrimi, emperyalist güçlerin, sömürgeci faşist Türk devletinin ve bölge gerici güçlerinin besleyip büyüttüğü çetelerin işgal saldırılarına rağmen gelişti, kendisini büyüttü. Kürt özgürlük hareketi, emperyalist kapitalist güçlerin bölgeyi dizayn etmek için önlerini açtığı, desteklediği ve sonra da kontrol dışı hamlelerinden kaynaklı aralarına mesafe koyduğu ve tasfiyeyi hedeflediği çetelere (başta DAİŞ olmak üzere) karşı büyük bir mücadele yürüttü. Binlerce savaşçısı ölümsüzleşti, binlercesi ağır yaralar aldı. Sömürgeci faşist Türk devletine ve tüm bölgesel gerici güçlere, emperyalistlere karşı Kuzey Suriye halklarının özgürce ve eşit bir şekilde bir arada yaşamalarını sağlayan yapının temellerini attı. Bölgede ezilen halklar için insanlık değerlerinin taşıyıcısı oldu. Sadece bölge halklarının değil, dünya halklarının gözünde de geleceğe dair bir umut yarattı. Türkiyeli devrimcilerin, Rojava devrimini savunmak için yönünü Rojava’ya çevirmesi, dünyanın dört bir yanından birçok enternasyonalin buraya akması, onlarcasının burada ölümsüzleşmesi, bu umudu büyütmek, geleceğe dair olanı savunmak içindi. Bu devrim kendi sınırlarını aşmış, dünya kamuoyuna mal olmuştur. Artık Rojava; Kuzey Suriye halkları devrimi korur ve inşa ederken tüm ezilen halkların umudunu koruyup büyütmüş olacaktır.

Bugün Suriye haritasının %32’si Rojava ve Kuzey Suriye yönetimine ait. Bu toprakların bir kısmı DAİŞ’in kaleleri niteliğindeydi. YPG’nin öncülüğünde yürütülen savaşla buralar DAİŞ’ten temizlendi.

DAİŞ’in devamcıları

En son Deyra Zor yaşandı. Orada olan şudur: DAİŞ’in Suriye’deki toprak varlığına son verilmiştir. Ancak bir ideoloji, bu ideolojiyi taşıyan kara kara beyinlerin hepsi ne yok olmuş ne de teslim alınmıştır. Sivil halkın içerisine yuvalanan onlarca DAİŞ militanı olduğu gibi Rakka sonrası Suriye’deki konum kaybına karşı dünyanın dört bir yanına dağılan militanları da uyuyan hücreler olarak konumlanmış durumdadır. Ama en önemlisi de DAİŞ veya DAİŞ benzeri bir örgütün beslendiği “kalpsiz dünya” yerli yerinde durmaktadır.  Artık DAİŞ’in hilefet ilan ettiği ve hilafetin topraklarına çağrı yaptığı dönem kapandı diyebiliriz. Ancak ne Bağdadi yakalandı ne de evrensel çağrılarının zemini ortadan kalktı.

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Sol Yayınları, sf. 192)

Din, bu sefalet düzeninin bir protestosudur. DAİŞ’i “enternasyonal” kılan güç buradan geliyor. DAİŞ, bu protestoyu evrensel bir dille ifade etti. Bir kutsala çağırdı. Ve protestoyu gerçek kıldı.

Burada yazdıklarımız DAİŞ güzellemesi değil. Onun toplumsal tabanının neden bu kadar güçlü olduğunu açığa çıkarmak istiyoruz. Bu toplumsal tabanın yanılsamalı bilincinde kırılma yaratacak olanın ne olduğunu kavramamız gerekiyor. Bu “kalpsiz dünya”da kalp arayışı içinde olan insanların yönelişini çözümlemeden meseleye yaklaşamayız.

DAİŞ’i yenmiş olabiliriz, elindeki son toprak parçasını almış olabiliriz. Ancak onun kendisini yeniden yeniden üretebilmesinin zeminini ortadan kaldırmış değiliz. DAİŞ’in ve DAİŞ gibi kapitalist dünyanın bugünkü dinsel yansımasını kullanan herbir yapının bir bütün olarak yokedilmesi ancak insanın kendisine yabancılaşmasına ve gerçeklik algısındaki çarpılmaya yol açan zemini ortadan kaldıracak tarihsel bir dönüşümü örgütlemekle mümkündür.

DAİŞ belli ekonomik, siyasal koşullarla birleşik olarak gelişen toplumsal koşulların bir ürünü olarak açığa çıkmıştır. Bölgede ve dünyada toplumsal dayanaklarının aşılıp aşılmadığına bakmamız gerekir. Bu anlamda DAİŞ’i Irak ve  Suriye’de ortadan kaldırmış, elindeki son toprak parçası olan Deyrazor’un Bahoz bölgesini temizlemiş olabiliriz. Ancak hem bölgede hem de dünyanın diğer coğrafyalarında onun fideliği olan koşullar değişmiş durumda değil. Bizim bugün DAİŞ’i vareden kapitalist toplumsallığa karşı mücadele etmemiz gerekiyor.

Kazanan, ölümden sonraki cennete çağrı yapanlar değil cenneti yeryüzüne indirmeyi hedefleyenler oldu

Son ele geçen bölge Bahoz’da teslim olanların büyük bir çoğunluğunun o yöre halkı olmaması manidardır. Bunlar dünyanın birçok farklı coğrafyasından buraya gelmişler. Ve yine çoğunluğu çetelerin ailelerinden oluşan bu kesim, teslim alındıktan sonra da cihadist söylemlerini sürdürmüştür. İradeleri kırılmış olsa da DAİŞ üyesi çetelerin ve onların ailelerinin bir çoğu ideolojik olarak hala karanlık dünyanın savunucusudur. Bu, tehlikenin ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Biz düşmanımızı yenilgiye uğrattık, ancak düşmanımız ideolojik olarak dağılmış durumda değil. Kuşkusuz onun karşısında kazanılan zafer salt cephede kazanılan bir zafer değildir. Çarpışan, iki uzlaşmaz karşıtlıktaki  dünyaydı. DAİŞ’e karşı bayrağı Kürt özgürlük hareketinin yükseltmiş olması bu anlamda tesadüf değildir. Kazanan, ölümden sonraki cennete çağrı yapanlar değil cenneti yeryüzüne indirmeyi hedefleyenler oldu. Bu anlamda zaferimizin moral değeri yüksektir.

DAİŞ’i diğer gruplardan farklı kılan, ölümü kaçınılması gereken bir durum olarak değil bir zirve noktası olarak koyuyor olması. Yine bir başka fark; enternasyonal bir çağrı yapması. Kendilerince kurtarılmış bölgede, hilafiyet topraklarında şeriat hükümlerine göre bir devlet inşa etmeye çağrı. Bu dünya üzerindeki tüm müslümanları ırk, renk, ülke ayırmaksızın cihat toprakları için savaşmaya ve şeriata uygun yaşamaya çağırıyor. Bu, başlıbaşına bir fark oluşturuyor. Diğer yandan DAİŞ, bugün hala 48 ülkede faaliyet yürüttüğünü söylüyor. Başta Irak ve Suriye olmak üzere, Asya, Avrupa ve Afrika’da yeralan bu ülkelerde yürüttükleri örgütlenme faaliyetinin yanısıra, zaman zaman uyuyan hücrelerinin yaptığı eylemler DAİŞ’in bitmediğinin bir işaretidir. Batı Afrika’da yoğunlaşan faaliyetleri ise özellikle dikkat çekicidir. Gelecekte hilafet toprağı edinme arayışını, bölgemizin yanısıra başta Nijerya olmak üzere Batı Afrika ülkelerine doğru kaydırması şaşırtıcı olmayacaktır.

Bir dünya düşünün ki yoksuluk ve sefalet bir kutupta, zenginlik ve sefahat bir kutupta çığlaşsın. Bir dünya düşünün ki bu devran sürgit böyle devam etsin diye, azami kar yasası işlesin diye işçi ve emekçiler sınıfsal, ulusal, cinsel, dinsel ve mezhepsel anlamda her türlü ayrımcılığın zirve noktasına gark edilmiş olsun. Ve bir dünya düşünün ki kapitalist sistemin bekası için zor ve şiddet tekelini elinde bulunduranların icraatlarından sual olunmaz olsun. İşçi ve emekçiler, ezilen halklar bu dünyanın ıstırabıyla yanıp tutuşsun. İşte, tersine dönmüş bu dünyayı altüst edecek bir hareketi  oluşturamadığımızda, bir adres olamadığımızda, bu dünyanın yıkılabileceğine işaret edemediğimizde, bunun bilincini oluşturamadığımızda bu dünyanın gerçek ıstırabından kaçmak için doğaüstü olan cennet hayaline sarılmaktadır kitleler. DAİŞ bu cennet çağrısını yapandır. Tuzu kuruların anlayabileceği bir şey değildir bu. Kapitalist sistemin yıkıcı eleştirisinin yanısıra cenneti yeryüzüne indirmek anlamına gelen yeni bir yaşam için mücadeleyi yükselteceğiz. Kuzey Suriye ve Rojava’da DAİŞ’in yenilgisini sağlayan tam da bu yeni yaşam çağrısı ve inşası oldu. DAİŞ’in kökünü kurutacak olan da bu olacaktır.

Biz Rojava’dan geçtik, Rojava da bizden geçti; Rojava devrimine değdik. Bu deneyimi süzerek kurucu bir siyasetin taşlarını döşemeliyiz. Bugün nereye bakarsak bakalım tüm çelişkilerin ve kesin karşıtlıkların içerisinden kendini ideolojik, politik ve örgütsel olarak kuracak sahici bir özneye yakıcı ihtiyacı görüyoruz. Devrimin çağrısı ve inşası ancak gerçek devrimci politika ile mümkün olabilir. Böylece devrimi ve özgürlüğü slogan ve ajitasyon cümlelerine sıkıştırılmış, mistik halinden çıkartabiliriz. Özgürlüğün sınırsızlığını ve gücünü, devrimci pratiğimizle, gerçek insanların gerçek hayatlarına, “kalpsiz dünya”nın acımasız ve yıkıcı eleştirisini yaparak dokunabilirsek, toplumsal zeminde devrimi hissedilir, görülür kılabilirsek işçi ve emekçilerin, ezilenlerin yanılsamalı bilincinde kendisine yol bulan DAİŞ vb.lerinin, burjuva-faşist örgütlenmelerin kökünü gerçekten kurutmuş olacağız. Devrim çağrımız ancak bu şekilde karşılığını bulacak ve işte o zaman özgürlüğün gücü hesaplanamaz, tarif edilemez bir duruma sıçrayacaktır. Gün; suskunluğu itiraza, itirazı başkaldırıya, başkaldırıyı devrime götürmenin zamanıdır.

* Vedat Türkali’nin romanının ismi.

Facebook

CEVAP VER

Please enter your comment!
Adınızı buraya yazınız